Diyalektik nedir Marx ?

Mustafa

Global Mod
Global Mod
Diyalektiği Marx Üzerinden Düşünmek: Nereden Başlamalı?

Marx’ın diyalektik anlayışıyla ilk ciddi biçimde karşılaştığımda bence en kafa karıştırıcı nokta “diyalektik” kelimesinin olduğundan daha gizemli görünmesiydi. Bir yanda Hegel, diğer yanda Marx, sınıf çatışması, üretim ilişkileri, çelişki, tarihsel değişim… Kavramlar üst üste gelince konu kolayca soyut bir felsefe tartışmasına dönüşebiliyor.

Oysa Marx’ın diyalektiğini biraz daha yakından inceleyince meselenin oldukça somut bir soruya bağlandığını görüyoruz: Bir toplum, kendi içinde taşıdığı çelişkiler nedeniyle nasıl değişir?

Burada özellikle tartışmaya değer başka bir konu daha var. Toplumsal meseleleri değerlendirirken insanların aynı olaya farklı pencerelerden bakması mümkün. Örneğin bazı kişiler öncelikle ücret, üretkenlik, işsizlik, gelir dağılımı veya ölçülebilir ekonomik göstergelere bakarken; bazıları bakım emeği, ilişkiler, dışlanma, güvenlik, aidiyet ve gündelik yaşam deneyimlerini daha fazla dikkate alabilir. Fakat bunu doğrudan “erkekler böyledir, kadınlar şöyledir” diye açıklamak hem bilimsel olarak sorunlu hem de Marx’ın kendi yöntemine ters düşer. Çünkü diyalektik bakış zaten insan davranışlarını doğuştan verilmiş ve değişmez kategorilere hapsetmek yerine, onları içinde bulundukları toplumsal ilişkilerle birlikte incelemeyi gerektiriyor.

Dolayısıyla aşağıdaki karşılaştırmayı biyolojik veya psikolojik bir “erkek-kadın karakteri” iddiası olarak değil, farklı bakış biçimlerinin toplumsal olarak nasıl ortaya çıkabileceğini tartışmak için kullanmak daha anlamlı görünüyor.

Marx’ta Diyalektik Tam Olarak Ne Anlama Geliyor?

Diyalektiği yalnızca “tez-antitez-sentez” şeklinde anlatmak Marx açısından yetersiz kalır. Bu popüler formül, özellikle Marx’ın düşüncesinin mekanik bir şemaya indirgenmesine yol açabiliyor. Marx’ın asıl ilgisi, toplumsal gerçekliğin kendi içerisindeki çelişkili ilişkiler ve bu ilişkilerin tarihsel hareketiydi.

Marx, 1859 tarihli Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı eserinin önsözünde üretici güçlerle üretim ilişkileri arasında belirli tarihsel koşullarda ortaya çıkabilecek çatışmaya dikkat çeker. Üretim ilişkilerinin bir dönem üretici güçlerin gelişmesini sağlayıp daha sonra onların önünde engel haline gelebileceğini savunur.

Buradaki kritik nokta şu: Çelişki Marx için yalnızca insanların birbirine karşıt fikirler taşıması değildir. Çelişki, toplumsal yapının kendi işleyişinin içinde bulunabilir.

Örneğin kapitalist işletme açısından verimliliği artırmak mantıklıdır. Teknoloji yatırımı yapmak, üretimi hızlandırmak ve maliyetleri düşürmek şirket açısından rasyonel davranışlar olabilir. Fakat aynı teknolojik gelişme belirli işlerin ortadan kalkmasına, çalışanların pazarlık gücünün azalmasına veya yeni becerilere sahip olmayan insanların işsiz kalmasına yol açabilir.

Yani aynı gelişme bir açıdan “ilerleme”, başka bir açıdan ise “sorun” yaratabilir.

İşte Marx’ın diyalektik yaklaşımının gücü burada ortaya çıkar: Bir olguyu yalnızca tek bir sonuç üzerinden değerlendirmek yerine, onun aynı anda hangi farklı sonuçları ürettiğine bakmak.

Hegel’den Marx’a: Diyalektiğin Yönü Neden Değişiyor?

Marx’ın diyalektiğini anlamak için Hegel’i tamamen devre dışı bırakmak mümkün değil. Marx, Hegel’in diyalektik yönteminden önemli ölçüde etkilenmişti; ancak onun idealist yaklaşımını tersine çevirdi.

Marx, Kapital’in 1873 tarihli ikinci Almanca baskısına yazdığı sonsözde kendi diyalektik yönteminin Hegel’inkiyle aynı olmadığını özellikle vurgular. Hegel’de düşünce veya “İdea” gerçekliğin hareketinin temel açıklaması olarak ortaya çıkarken Marx, düşünsel olanı maddi dünyanın insan zihnindeki yansıması olarak ele alır. Aynı metinde Marx, Hegel’in diyalektiğinin “baş aşağı” olduğunu ve rasyonel çekirdeğinin ortaya çıkarılması gerektiğini savunur.

Bunu basitleştirerek şöyle düşünebiliriz:

Hegel açısından: Düşüncenin ve kavramların hareketi gerçekliğin anlaşılmasında merkezîdir.

Marx açısından: İnsanların üretme, çalışma, mülkiyet kurma ve birbirleriyle ekonomik ilişkiler geliştirme biçimleri düşünce dünyasını da şekillendirir.

Ancak Marx burada “insanların fikirleri önemsizdir” demiyor. Tam tersine, insanların düşünceleri, siyasal mücadeleleri ve kurumları toplumsal değişimin parçasıdır. Stanford Encyclopedia of Philosophy de Marx’ın tarih anlayışını, toplum biçimlerinin üretici güçleri geliştirme veya engelleme biçimleriyle bağlantılı tarihsel materyalizm üzerinden açıklar.

Dolayısıyla Marx’ın yaklaşımını basitçe “ekonomi her şeyi belirler” şeklinde okumak da eksik olur.

Peki “Objektif Erkek Bakışı” ve “Duygusal Kadın Bakışı” Gerçekten Var mı?

Burada özellikle dikkatli olmak gerekiyor.

“Erkekler objektiftir, kadınlar duygusaldır” şeklindeki cümle ilk bakışta bir karşılaştırma sunuyor gibi görünse de bilimsel açıdan fazla kaba bir genellemedir. Psikoloji alanındaki kapsamlı çalışmalar, kadınlar ve erkekler arasındaki birçok psikolojik özellikte önemli ölçüde benzerlik bulunduğunu gösteriyor. Janet Hyde’ın “Gender Similarities Hypothesis” çalışması da onlarca yıllık araştırmayı değerlendirerek kadınlar ve erkekler arasındaki farkların birçok psikolojik alanda sanıldığından daha küçük olduğunu ortaya koyuyor.

Bu nedenle “erkekler veriyle, kadınlar duyguyla düşünür” sonucuna ulaşmak doğru olmaz.

Fakat ilginç olan şu: İnsanların hangi veriyi önemli gördüğü ve hangi deneyimleri hesaba kattığı toplumsal konumlardan etkilenebilir.

Örneğin bir işyerinde ücret politikasını inceleyen bir çalışan yalnızca ortalama ücret, çalışma saati ve verimlilik verilerine bakabilir. Başka bir çalışan ise aynı politikayı değerlendirirken çocuk bakımı, yaşlı bakımının aile üzerindeki yükü, işe ulaşım süresi veya esnek çalışma imkânlarının kimin hayatını kolaylaştırdığını sorabilir.

İkinci yaklaşım “daha duygusal” olmak zorunda değildir.

Hatta bazen tam tersine, ölçülmeyen bir değişkeni analize eklemek, daha kapsamlı bir objektiflik sağlayabilir.

Veri Odaklı Bakışın Gücü ve Sınırı

Veriye dayalı yaklaşımın çok önemli bir avantajı var: kişisel izlenimlerin bizi yanıltmasını engelleyebilir.

Örneğin “bu sektörde kadınlar artık erkeklerle eşit koşullara sahip” demek yerine ücretleri, çalışma saatlerini, terfi oranlarını, işgücüne katılımı ve yönetici pozisyonlarındaki dağılımı inceleyebiliriz.

Fakat Marx’ın diyalektiği burada bize ikinci bir soru sordurur:

Hangi veriyi ölçüyoruz?

Bu soru küçümsenmemeli.

Bir ekonominin ücretli istihdam verilerine bakıp üretim miktarını değerlendirmek başka bir şeydir; aynı ekonomide ücretsiz bakım emeğinin kimler tarafından gerçekleştirildiğini hesaba katmak başka bir şey.

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün zaman kullanımı verilerini inceleyen çalışmasına göre kadınlar dünya genelinde ücretsiz bakım emeğinin dörtte üçünden fazlasını gerçekleştiriyor ve ortalama olarak erkeklerden yaklaşık 3,2 kat daha fazla zaman harcıyor.

2024 tarihli ILO tahminleri de bakım sorumlulukları nedeniyle işgücünün dışında kalan çalışma çağındaki insanların çok büyük bölümünün kadınlardan oluştuğunu; dünya çapında yaklaşık 708 milyon kadının ücretsiz bakım sorumlulukları nedeniyle işgücü piyasasına katılamadığını belirtiyor.

Şimdi burada Marxçı bir soru sormak mümkün:

Ücretsiz bakım emeğini ekonomik analizden çıkardığımızda gerçekten “objektif” mi davranıyoruz, yoksa üretimin belirli bir bölümünü görünmez hale mi getiriyoruz?

Bu soru bence konunun en güçlü noktalarından biri.

Toplumsal ve Duygusal Deneyim Neden Analizin Dışında Bırakılmamalı?

Duyguların toplumsal analizde hiçbir yeri olmadığını düşünmek de aynı derecede problemli.

Modern psikoloji araştırmaları duyguların karar verme, iletişim, müzakere, liderlik ve grup davranışları üzerinde etkili olduğunu gösteriyor. Annual Review of Psychology'de yayımlanan kapsamlı bir değerlendirme, duygusal ifadelerin insanların algılarını, davranışlarını ve karar süreçlerini etkileyebildiğini ortaya koyuyor.

Buradan “kadınlar duygusaldır” sonucu çıkmaz.

Tam tersine, duyguların herkesin toplumsal davranışının parçası olduğunu gösterir.

Bir erkek çalışan işini kaybettiğinde korku, öfke veya kaygı yaşayabilir. Bir kadın yönetici aynı ekonomik kararı verirken çalışanların aile yaşamındaki etkileri konusunda endişe duyabilir. Bir başka kadın son derece istatistiksel düşünebilir. Bir başka erkek ise karar verirken ilişkileri ve toplumsal sonuçları önceliklendirebilir.
 
Üst